Oyuncu ve Yazar Başak Sayan bilinmeyenleri paylaştı

Oyuncu ve Yazar Başak Sayan bilinmeyenleri paylaştı 1

Oyuncu ve Yazar Başak Sayan, Intown’ın Mart-Nisan sayısına verdiği özel röportajında, son kitabı ‘Sen Değişirsen Her Şey Değişir’e ve hayatına dair bilinmeyenleri paylaştı…

Ekranların sevilen yüzlerinden Başak Sayan, son dönemde yazdığı birbirinden özel kitaplarıyla adından söz ettiriyor. Intown editörlerinden Dilhan Hız, yetenekli yazarla, son kitabı ‘Sen Değişirsen Her Şey Değişir’ odağında keyifli bir sohbet gerçekleştirdi…

Çoğumuz sizi ekranlardan tanıyoruz. Oyunculuk devam ediyor mu?

Şu an yapmıyorum. Uzun vadede çok iyi bir proje gelirse olabilir ama bir amaca hizmet etmeyen, boş işler yapmak istemiyorum. Bir amaca hizmet eden iş de göremiyorum etrafta. Netflix’e yapılacak bir iş belki, olabilirse…

Yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

Küçük yaşlarımdan beri yazıyorum. Ama bunu hiç iş olarak düşünmedim açıkçası. Çünkü yazı yazmak benim için yemek yemek ya da su içmek kadar doğal bir eylemdi. Ben Almanca öğretmeni bir anne ile asker bir babanın kızıyım. Çok acayip bir disiplinle büyüdüm. Bana hiç şu denmedi: “Aferin kızım, bravo!” Bir taraftan da duygularını gösteremeyen bir annem olduğu için bu bende müthiş bir değersizlik duygusu yarattı. Kendimi çok değersiz, çok yetersiz ve sevilmeye layık olmayan birisi gibi hissederdim. Keza da sevilebilmek için hep birşeyleri başarmak zorunda hissederdim. Ne acı aslında! Oysa seni seviyor ama gösteremiyor. Netice olarak, bu kadar yoğun ve baskıcı bir ortamda benim tek bulabildiğim çözüm kaçıştı. Bunu da okuyarak yapıyordum. Çünkü edebiyat aslında kaçıştır. Babamın kütüphanesinde ne varsa okudum. Aziz Nesin’in tüm eserleri, Rus klasikleri, elime geçen ne varsa… Çok okuyunca ister istemez bir süre sonra yazmaya başlıyorsunuz. Yazmaya bu şekilde başladım. Ama ileride yazar olurum gibisinden bir düşüncem yoktu. Yalnız çevremdeki herkes ileride bu tip bir iş yapacağımı düşünürdü.

Oyunculuk kariyeriniz nasıl başlamıştı? Sanırım ekonomi okumuştunuz üniversitede…

Lisedeyken, lojmanımıza gelen bir çekim ekibiyle hayatımın seyri değişti. Çünkü sürekli sete gidiyordum. Uzun zamandır içimde saklı olan o değersizlik duygusu, içinden çıkamadığım yetersizlik duygusunu bu şekilde iyileştirebileceğimi anladım. Çünkü herkes bütün oyuncuları seviyor, onlarla konuşmaya çalışıyor, seviliyor, sayılıyor, takdir görüyorlardı. Bu tam da benim aradığım, istediğim şeydi. İşte o zaman oyuncu olmaya karar verdim. Üniversite için İstanbul’a geldim. Ancak aklımda oyunculuk vardı. Gerekli adımları attım ve o yola girdim. Yazmaya hep devam ettim. Hatta ilk roman denememi o dönemde, üniversite sıralarında yazmıştım. Yazmadığım hiçbir dönem olmadı. 2010 yılında da ilk kitabımı yazmaya karar verdim. O kitabı yazarken de hala o işi bir meslek olarak yapıyor olduğum duygusu yoktu. Sadece bir hayalimi daha gerçekleştirmiş olma hissim vardı.

Oyunculuktan yazarlığa geçiş sürecinde çekinceleriniz oldu mu? Bir oyuncunun kitap yazması farklı tepkiler doğurabiliyor…

Eğer siz sevdiğiniz işi yapıyorsanız, eğer siz bu dünyaya geliş sebebinizi icra ediyorsanız ve bu işi iyi yapıyorsanız, yani yeteneğiniz varsa bununla ilgili, uzun vadede pes etmeyecekseniz bu iş devam ediyor. Her kitapta kendi kitlemi biraz daha büyüteceğimi biliyordum. Çünkü bu uzun bir yol ve ben sadece yazmış olmak için yazmıyorum. Durduramıyorum zaten yazmayı…

İlk kitap sonrası bir süre sizden haber alamadık?…

İlk kitabım sonrası araya 4-5 yıl girdi. O süreçte neler yaptım? Pek çok eğitim aldım. Kendi içime döndüm. O dönemde çok araştıma yaptım. Dinler tarihi, felsefe tarihi, bunların bilimsel karşılığına yöneldim, kuantum fiziğine eğildim. Tüm bu çabalar beni bir noktaya getirdi. Bu süreçte kimseyle çalışmadım. Kimse size sizden yakın olamaz. Kimse sizin içinizi açıp bakamaz bana göre. Bu konuda danışacağınız herkes sizin kendinizi açtığınız oranda sizi görebiliyorlar. Kendimi sadece kime açabilirim? Kendime. Dolayısıyla insanın en iyi terapisti aslında kendisi.

Sonra ikinci kitabınız geldi…

İkinci kitabı tüm bu süreçlerin sonunda, evliliğim sonrası yazdım. Çünkü o sırada bütün bu tesadüf gibi gözüken ama aslında tesadüf olmayan olaylar beni hayrete düşürmüştü. Bir meditasyon yaptım. Aradan 4-5 ay geçti ve ben inanılmaz gözüken olaylar silsilesinde eşimle tanıştım. Tanıştıktan 1 ay sonra evliydik.

Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını Kelebeğin Kaderi romanımda yazdım. O kitap çok iyi sattı. Çok fazla insanın hayatına dokundum o kitapla ve bu durum bende bu işi devam ettirme isteği uyandırdı. Bir buçuk sene sonra Ölü Kuşların Sessizliği geldi. Bir polisiye roman ancak içinde yine bir felsefe var. Hamilelik sürecimdi.

Ardından doğum sonrası ilk çocuk kitabım olan Rüzgar Olmak İsteyen Çocuk’u yazdım. Bir süre sonra ise çok sevilen Nigahdar’ı kaleme aldım. Nigahdar’ı araştırmak ve yazmak iki yılımı aldı. Çok araştırma yaptım. Çok uğraştım ancak beni çok tatmin eden bir iş oldu.

Hallac-ı Mansur sizin için özel bir isim. Nigahdar’ın yapı taşı. Nasıl ulaştınız?

Hallac-ı Mansur’u çoğu insan sadece ismen bilir. “En-el Hakk!” dedi ve öldü şeklinde özetlerler. Bu sözün anlamını dahi bilmezler. Mevlana’yı herkes bilir ancak aslında Mevlana Hallac-ı Mansur’u izler. Mevlana Şems’ten etkilenmiştir. Şems de Hallac-ı Mansur’un öğretisini devam ettirir. Çok bilinmez bu topraklarda. Benim de sebepsiz yere aklıma düştü Hallac-ı Mansur. Bu kitabı yazdırdı bana. Araştırdım, okudum, Tavasin’i inceledim. Konuyu çok sevdim ve Nigahdar’ı yazdım. “Hakikati bulmak için marifet kapısından geçmek gerekir.” diyorum kitapta şifre olarak. Kitabın sonunda Ebced hesabı yapmam gerekiyordu. Bir uzmanla çalıştım. Sonuç ortaya çıktığında uzman da şaşırdı. Dedi ki; “Başak Hanım bu manevi bir işaret. Ebced hesabında çıkan sonuç, hem Arapça hem Osmanlıca Hallac-ı Mansur’un ölüm yılını veriyor.” Benim bunuhesaplamam imkansız gibi bir şeydi. Mümkün değil, trilyonlarca olasılık var çünkü. Bunu hissediyordum da işin garibi.

Son kitabınız bir roman değil. Okurlarınızın alıştığı türün dışında, bir ‘kişisel gelişim’ kitabı. Bu türe neden yöneldiniz?

Bu yaz içimden bir ses bana tüm öğrendiklerimi, edindiğim bilgileri, faydalandığım yöntemleri –çünkü benim hayatım bu meditasyonlardan önce ve sonra şeklinde ayrılıyor- insanlarla paylaşmam gerektiğini söyledi. Bir sabah kalkıp instagram’dan bunları paylaştım ve çığ gibi bir talep oldu. İçinizdeki sesi ne zaman dinleseniz o hep sizi doğru yönlendiriyor. Sonrasında Youtube kanalımda birkaç video paylaştım. Çok ilgi gördü. Bu konuları kitaplaştırma düşüncesi doğdu.

Peki, son kitabınızda bahsettiğiniz üzere, ‘Sen değişirsen her şey değişir’ mi?

Evet, tabi ki her şey değişir. Çünkü senin dünyaya yansıttığın eşsiz bir imzan var. Elektromanyetik bir imza. İnsan vücudunda, insan beyninde bir galaksideki yıldızlardan daha fazla sayıda hücre var. Hücreler arasında elektriksel bir akım var. Bu artık ispatlanmış bir bilgi. Beynin bir sıvı içinde olma nedeni de bu. Elektriğin olduğu yerde titreşim, titreşimin olduğu yerde frekans vardır.

Yolda yeni bir kitap var mı?

İkinci çocuk kitabım Gölgesini arayan Çocuk çok yakında çıkıyor. Önümüzdeki ay raflarda. En başta kendi çocuklarım için, sonrasında diğer çocuklara bilgilerimi aktarabilmek için yazıyorum. İlk kitapta inanmanın gücünü anlattım. İkinci kitapta da bizim toplumsal benliğimiz ön plana çıkıp, toplumun hoşuna gidecek şekilde kendimizi bastırmaya ve bizi biz yapan özelliklerden vazgeçmeye başladığımız süreci sorguluyor, bunun ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Son olarak, kent ve yaşam odaklı bir soruyla bitireyim. Şehrin merkezinde yaşıyorsunuz. Arada kaçışlarınız oluyor mu?

Ben her ikisini de yaşamayı seviyorum. Evet, kent merkezinde yaşamak keyifli ve gerekli. Bunun yanında kaçış da önemli. Şile’de ormanın içinde bir ev yaptırdım. Zaman zaman oraya kaçıyorum. Büyüleyici bir yer. Uzun süre kaldığım da oluyor ama o zaman da şehri özlediğimi farkettim. Şehir hayatını da inzivayı da seviyorum.